Basından

Neoliberal Kapitalizmin Ekoloji Tasası - Özer OR / Bilim ve Gelecek (143) Ocak 2016

“Kitapçıl”ın bu köşesine “Nautilus” adını verdik. İstanbul’da yaşayan dostların bazılarına bu isim hayli zamandır Kadıköy’de bir AVM’yi çağrıştırıyor belki ama, benim için öyle değil. Jules Verne’in ünlü eserinde Kaptan Nemo ve mürettebatının okyanusların derinliklerinde dolaşan gemisiyle yaptığı gibi, ben de bu köşede kitaplar, yazarlar, dergiler, metinler, bazen yayınevleri ve sahaflar arasında okumaya, düşünmeye dair ne varsa kendimi sınırlamamaya çalışarak 20.000 fersahtan fazla yol almaya niyetleniyorum. Tabii ki Jules Verne, kahramanı Kaptan Nemo ve gemisi Nautilus başlı başına bir sohbet konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor, fakat bu hikâyeyi ve bendeki izlerini yeri gelince konuşmak üzere sonraya bırakalım.

Paris iklim zirvesinde eksik olan

195 ülkenin katılımıyla Paris’te toplanan iklim zirvesinde, 12 Aralık’ta oybirliğiyle karara bağlanan bir anlaşma metni ortaya çıktı. 2050 yılına kadar küresel ısınma artışını 2 santigrat derecenin altında, hatta 1,5 santigrat derecede tutmayı hedefleyen anlaşmanın öne çıkarılan bir diğer maddesi, gelişmekte olan ülkelerin yenilenebilir enerjiye geçmelerini teşvik maksadıyla 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulması kararıydı. 1992’de ilk kez gündeme gelişinden itibaren gerçekleştirilen sonuçsuz 20 zirveden sonra, iklim değişikliği konusunda hukuki bağlayıcılığı olan bir anlaşmaya oybirliğiyle varılmış olması tabii ki önemliydi. Görüşmeleri takip eden ve katılımcıların konuya yaklaşımlarını bilenler ortaya çıkan metni “mucize” olarak niteliyordu. Haber medyada “Fosil Yakıt Çağının Sonu” gibi coşkulu başlıklarla yer aldı. Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadele eden örgütler ise anlaşma metninin yarattığı olumlu havaya rağmen olması gerekenden çok uzak hedefler ve yaptırımlar önerdiği kanısındaydı. Memnuniyetsizliklerini dile getirerek rehavete kapılmamak gerektiğini vurguluyor, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” diyorlardı.

Salonlardaki liderlerle, onlara sokaklardan seslerini duyurmaya çalışırken her gün polisle karşı karşıya gelen eylemcilerin arasındaki uyuşmazlığın bir çırpıda giderilmesi beklenmemeliydi. Buna karşılık liderlerin gösterişli fotoğrafları altında anlaşmayı parlatıp, sondaki bir iki satırla “Çevreciler yine beğenmedi” demekse objektif habercilik sayılamazdı. İşte bunları düşünürken bir yandan da Patika Yayınları’nın Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler isimli kitabını okuyordum. Türkçe’de Marksist Ekoloji ve Savunmasız Gezegen kitaplarıyla da tanıdığımız John Bellamy Foster, kendisi gibi Monthly Review’in yazarlarından Fred Magdoff’la birlikte yazmış bu kitabı. Kirli bilginin kol gezdiği bir ortamda, çoğumuzun kolayca içinden çıkamadığı karmaşık sorunları sağlam bir mantığa, keskin gözlemlere ve somut verilere dayanarak kitap boyunca bir bir aydınlatıyorlar. Yakından bakınca ekolojik sorunların küresel ısınmadan ibaret olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla, çevrecilerin genel huzursuzluğuna hak vermemek de elde değil.

Eko-kapitalizmin açmazı

Doğal kaynakları sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme gayretindeki sermayenin hammadde, ucuz işgücü ve yeni pazar arayışının dünyayı sürüklediği çevresel yıkım çarpıcı. Kitapta “gezegensel sınırlar” olarak bilinen dokuz kritik sınır değerden bahsediliyor: 1) iklim değişikliği, 2) okyanus asitlenmesi, 3) stratosferdeki ozon eksilmesi, 4) Biyojeokimyasal akım sınırı (azot ve fosfor döngüleri), 5) küresel tatlı su kullanımı, 6) toprak kullanımındaki değişiklikler, 7) biyoçeşitliliğin azalması, 8) atmosferik aerosol yüklemesi, 9) kimyasal kirlilik. Bunların çoğunda sınır değerlere hızla yaklaşmaktayken, meğer iklim değişikliği, biyoçeşitlilik ve azot döngüsüne insan müdahalesi sürdürülebilirlik sınırları çoktan aşılmış. Bu da dünya sisteminde büyük kırılmalar anlamına geliyor.

Fikrimce Foster ve Magdoff’un özgün sorusu “Kapitalizm yeşil bir yol benimseyebilir mi?” Dikkatimizi çekiyor olmalı; orta üst sınıftan “duyarlı” tüketicilere hitap eden dergiler ekolojik ürün reklamlarından geçilmiyor. Dünya devi şirketler tarafından ekolojik sorumluluk faaliyetlerinin birer halkla ilişkiler projesi olarak yürütüldüklerine tanık oluyoruz. Maalesef çevreci kamuoyunda tanınan kişi ve kurumların da bazılarının bu şirketlerde iyi niyet arama yanılgısına düştükleri görülüyor. Kitapta bu iyi niyetli çabalara bazı örnekler ve devamında “yeşilliğiyle” meşhur şirketlerin riyakârlıkları gösterildikten sonra, Harvey’in ifadesi anımsatılıyor: “Kapitalizm ürettiği tüm toplumsal ve çevresel maliyetleri özümsemeye zorlanırsa faaliyetine son vermek zorunda kalır.” Halbuki kapitalizme yeşil yol arayışında ün kazanmış çevreci düşünürler mevcut olandan faklı amaçlar benimseyebilecek, farklı karar alma süreçlerine sahip olabilecek bir ekonomik sistemi hayal etmekten dahi kaçınıyorlar. Belki de böyle bir hayalin yanlışlıkla dile gelmesi halinde yollarına çıkacak engellerin, yüzlerine kapanacak kapıların farkındadırlar. Toplumsallaşan bu algı sayesinde, pek çok insan için Jameson’ın deyimiyle “dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay” görünüyor.

Ekolojik devrime giden yolları birleştirmek

Ekoloji hareketlerinin hedef tahtasına ekonomik-siyasal sistemi oturtarak anti-kapitalist mücadeleyi de birlikte yükselttiklerini teşhis edebiliyoruz. Son bölümde ekolojik devrimin imkân ve araçları tartışılıyor, dayanacağı toplumsal güçlere işaret ediliyor, farklı coğrafyalardan çeşitli örnekler veriliyor. Kitap, adıyla çevrecilerin dikkatini çekmeyi amaçlıyor gibi görünse de, sonuçta her sosyalistin okuyup, çevreci dostlarına, yağmacı şirketlere karşı tarım arazilerini korumak için nöbet tutan köylülere, kent hakkı için sokağa çıkan şehir ahalisine anlatabileceği, önerebileceği bir kılavuz çıkmış ortaya.

 

Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler, John Bellamy Foster, Fred Magdoff, Çev. Özgün Aksakal, Patika Yayınları, 2014, 199 s.