Ölümü Küçülterek Yenenler / Hasan Hayri Aslan (Röportaj - Halkın Günlüğü)

[Halkın Günlüğü Gazetesi'nin Yayınladığı Röportajı Olduğu Gibi Paylaşıyoruz]

Oldukça gecikmeli ve beklenen bir eser olarak Hasan Hayri Aslan tarafından yazılan “Ölümden De Öte” isimli kitap, 2015 yılı sonlarında Patika Kitap tarafından yayınlandı. 12 Eylül AFC döneminin en önemli işkence merkezlerinden olan ve yaşanılan vahşetin izlerinin hala hissedildiği Amed zindanlarına dair şimdiye değin yazılmış en ayrıntılı kitaplardan biri Ölümden de Öte. Genelde PKK ile özdeşleştirilen ve şimdiye kadar yapılan çalışmaların hemen hepsinde tek yanlı işlenen Amed zindan sürecini birçok yönüyle ele alan Hasan Hayri Aslan ile bir araya gelerek bir sohbet gerçekleştirdik. 65’ine merdiven dayayan, Amed zindanlarından yıllarca en akıl almaz işkencelere maruz kalıp, birçok ölüm orucu ve açlık grevi eylemine katılan Hasan Hayri Aslan’ın enerjisine olan hayranlığımızı da es geçmeden sohbetimize başlıyoruz.

18.02.2016

Halkın Günlüğü: İlk olarak kitabınızın adıyla başlayalım.”Ölümden De Öte” demişsiniz.Ölümden ötesi de mi var?

Hasan Hayri Aslan: Ben bu kitabın adını, cezaevinde ilk yazmaya başladığım zaman düşünmüştüm. Yani 1986 yılı. Geçenlerde ADGH eğitim kampına katıldım. Orada Erdal Boyoğlu diye bir arkadaşla tanıştım. O da bir kitap yazmış; ismi Ölümden de Öte. Tabi içerik tamamen farklı ama tesedüf aynı isimle çıkmış kitaplar. Bu ismin kitaba tamı tamına uyduğunu düşünüyorum. Çünkü Amed zindanında ölümüne bir direniş vardı. Çoğu zaman ölümü bile istiyorsun. Böylesi bir ortamda ölümden de öte bir direniş yaşandı. Bundan dolayı bu kitaba bundan uygun bir isim düşmezdi.

H.G. :12 Eylül AFC’sı işbaşına geldiğinde özellikle Amed, Mamak ve Metris ön plana çıkan işkence merkezleriydi. Siz bugün baktığınızda o dönem yaşatılan bunca zulmü, ölümü neye bağlayorsunuz, sebebi neydi?

Hasan Hayri Aslan; Meseleyi yalnızca cezaevleri, hukuk düzeni ya da darbe sistemiyle açıklayamayız. Sorun çok daha derinlerdedir. Misal Endonezya’da komünist katliamı yaşandığında, daha derin düşünmeye başladım. Özellikle 1970’lerin sonunda büyük bir karşı-devrimci saldırı konseptinin başlatıldığını düşünüyordum. Dünya genelinde tam bir sosyalist avı başlatıldı. Güney Amerika’dan Afrika’ya, ülkemize kadar on binlerce devrimci öldürüldü. Yine 1980 öncesi yüzlerce devrimci öldürüldü ülkemizde. Bu durum giderek büyüdü ve Peru zindanlarında yaşanan büyük katliam sonrası, artık sadece hapsetme değil, toplu katliamlar sürecinin başladığını idrak ettim. Sosyalist devletlerin yıkılmasıyla önleri iyice açıldı. Ki sadece sosyalistleri değil, bütün muhalif kesimleri susturup, baskı altına almaya başladılar. Emperyalizm Rusya ve Çin’i yıkmakla yetinmedi, tümden yeniden bir kalkışmanın önüne geçmek için dünya genelinde büyük bir kıyıma giriştiler. Bugün bunun sonuçları daha net görülüyor. 12 Eylül öncesi de hemen her yer birer Amed zindanıydı. Amed’i ayıran oranın bir merkez olması, faşizm tarafından prototip olarak ele alınmasıydı.

H.G. :Şimdiye kadar birçok kişinin bire bir anlatımları, çekilen belgeseller, yazılan yazılar ve son olarak sizin kitabınızdan da bir kez daha yaşanan vahşetin boyutlarını gördük. Akıl almaz işkencelerin yaşandığı, onlarca insanın katledildiği, o dönemi yaşayanların, yaşadıklarını bugün dahi anlatmaktan imtina ettiği bir vahşet karşısında, sizleri ayakta tutan, direnme ruhunu besleyen neydi?

Hasan Hayri Aslan; Öncelikle şunu söylemeliyim. Ben hep bir direniş geleneğini temsil eden bir ailenin içerisinde doğdum ve büyüdüm. Bu başlı başına bir etkendi. Hep direniş hikayeleriyle büyüdük. Ayrıca bizi hep Kaypakkaya’nın direnme ruhunun ayakta tuttuğu ifade edilir. Çok önemli bir etkendir ama beni aslında en çok Pir Sultan etkilemiştir. Pir Sultan’ın şiirleriyle kendimi motive ediyordum. Tabi özelde bizim ama genel devrimci hareket açısından İbrahim Kaypakkaya’nın Amed zindan direnişi muazzam bir etki yaratıyordu. Hemen hemen hepimiz kendimize İbrahim’i örnek alırdık. Ayrıca ideolojik olarak da bir donanım vardı. Faşizme karşı direnmezsen yenilirsin mantığıyla hareket ediyorduk. Esas olarak bu üç olgu derin bir etki yaratmıştır üzerimizde. Ayrıca uluslararası devrimci hareketin tecrübelerini önceden okuyorduk, dersler çıkartıyorduk. Tüm bunlar önemli bir birikime yol açıyordu.

'TKP (ML) az sayıdaki gücüne rağmen önemli aktörlerdendi'

Amed zindanlarnıda direnişin PKK ile özdeşleştirilmesine karşı Aslan, TKP(ML)'nin bu dönem henüz esasta darbe yememiş olması ve tutsakların ülkenin dört bir yanına dağıtılması nedeniyle Amed'de az sayıda olduklarını ancak buna karşın TKP(ML)'nin etkin bir rolü olduğuna değindi.

H.G. :Amed zindan vahşeti ve direnişi şimdiye dek hep PKK ile özdeşleştirildi. Bu süreci yakından bilmeyen, araştırmayanların algısında PKK dışında herhangi bir gücün bu süreçte rolü olmadığı ya da teslim olduğunu zannetmekte. Oysa kitabınızda bir kez daha ayrıntılarıyla okuduk ki TKP(ML), sürecin önde gelen aktörlerinden. Böylesi bir algıya yol açan neydi?

Hasan Hayri Aslan; Genellikle sol harekette bir hastalıktır. Her hareket kendini över, subjektif değerlendirmeler yapar. Orada PKK’nin elbette bir ağırlığı vardı. Kürt güçleri içerisinde oldukça radikal bir çizgiyi temsil ediyordu. Kurucu kadroların çoğu sosyalist gelenekten geliyorlar. Radikalizmi temsil ediyorlar. Bu durum ciddi bir taraftar sağlıyordu. Fakat bir yandan sosyalist harekete öykünüyor diğer yandan ise kıskanma durumu var. Tabi bu radikal çizgi Kürdistan’da karşılık buluyor. Ben ilk cezaevine götürüldüğümde 3000-3500 civarı insan vardır, bunun çoğunluğu PKK üye ve taraftarlarıydı. Misal bizim toplam dosyada 255 kişi var ve toplamda sayımız 60’ı hiç geçmedi. Yani bir yandan 60 kişi bir yandan 2000 kişi. Aslında toplam gücümüz hepsinden fazladır. Ama parti esasta darbe yememiş, güçleri dışardı. İlk darbeyi 1982’de yiyor bölgede. İkincisi bizim yoldaşları sadece Amed’de toplamıyorlar, çok dağınık bir durum var. Yani Amed, Mamak, Metris, Malatya, Burdur,Buca, Bursa, Sinop…hemen hemen ülkenin her tarafında zindanlarda yoldaşlarımız var. Toplam güç çok fazla ama Amed’de dediğim gibi 50-60 kişi. Bu tabi başlı başına bir etken. Evet, PKK’nin süreçte tayin edici bir rolü vardı. Ama TKP(ML)’de az sayıdaki gücüne rağmen, baştan sona sürecin en önemli aktörlerinden biridir. Direniş bakımından bizim Kaypakkaya gibi çok önemli bir direniş öğemiz var. Gerçi aynı tecrübe onlar açısından da geçerli ama kendi ifadelerinde göre ilk kez böyle bir tecrübe yaşadıklarını ifade ediyorlardı. Kürt mücadelesi adına tecrübesiz olduklarını söylüyorlardı. Bence bundan değildi.  Çoğu insan konuşmuştu, Kemal Pir vardı konuşmayan. Henüz ideolojik olarak meselenin önemini kavramış değillerdi. Cezaevindeki ilk direnişi bizim grup başlatmıştı. Sonra PKK’nin nicel gücünden dolayı inisiyatif onlara geçti. Ama bu direnişin bütünlüğünü göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. İrili ufaklı bütün gruplar bu direnişe ortaktırlar. Bizim arkadaşların direniş ruhunu etkilemede şu öğeler etkilidir.  Misal bizim en iyi ilişki içerisinde olduğumuz iki isim Mazlum Doğan ve Mustafa Karasu’ydu. Mazlum’un şu sözü vardı; “Direniş zafere teslimiyet ihanete götürür.”  ilişkilerimiz çok iyiydi. Özel nedenleri de vardı. Bizim kadrolarımızın çoğu çözülmemiş, durumları açığa çıkmamış, çoğunun dışarı çıkma durumu var ama buna rağmen direniş var. Tabi önce çok radikal bir çıkış oluyor ama sonra durumları göz önüne alınınca biraz daha esnetiliyor. O dönem içerisinde Müslüm Elma’yı sürekli sorgulamaya götürüyorlardı. Sonra koğuşlara dağıtılıyorlar. Bundan sonra inisiyatif tümden PKK’nin eline geçiyor. Ki asıl direniş merkezi koğuşlar değil hücre bölümüdür. Bu durum içerisinde 1982’nin başlarında biz getirildik. Hemen temasa geçildi PKK’lilerle, ortak bir direniş hattı kurmak için. Tabi şunu da ifade etmek lazım, PKK’nin ciddi bir hatası var süreçte. Kendi dışındaki grupları küçümsüyor. Oluşacak prestije kimseyi dahil etmek istemiyor. Özellikle bizim açımızdan böylesi bir durum vardı. Prestijimiz yükselirse kitlenin etkilenebileceğini düşünüyorlardı. Bizleri seviyorlar, güveniyorlar ama bu konuda böyle bir yanlış pratikleri vardı.

H.G. :Mazlum Doğan’dan bahsetmişken, Mazlum Doğan’ın ölüm biçiminde dahi hala yüzde yüz netleştirilemeyen bir durum söz konusu. Mazlum Doğan öldürüldü mü yoksa intihar mı etti?

Hasan Hayri Aslan; Kitapta yazdığım şekildedir olay bence. Mazlum’un ölümü öncesi çok enteresan olaylar yaşamaya başlamıştık. Tuhaf bir şekilde hücre kilitleri ve sürgüleri yağlanmaya başlanmıştı. Öylesine yapıyorlardı ki bu işi hücre kapıları açılıp kapandığında ses çıkmıyordu neredeyse. Birde çok yorgun tutuyorlardı bizi ve saat dokuzda kaybol talimatı geliyordu. Kaybol talimatının anlamı şuydu; yatağa gireceksin, yorganı başına çekip, hareketsizce uyuyacaksın. Bence bunlar bir cinayet hazırlığıydı. Ama en çarpıcı olay şuydu; Mazlum’un ölümünden galiba bir gün önceydi. İşkence ekibi yine gelip sataşmalarda bulunmuştu. Sonra Mazlum’un hücresinin önüne gidip birşeyler konuştular ve sonra bizim yanımızdan geçerken şöyle bir diyalog gelişti; Esat Oktay Yıldıran Kemal Pir’e hitaben “Kemal, Mazlum’un işi tamam sıra sende.” Bunu çok yüksek sesle söyledi, ordaki herkes duymuştu. Bence mesaj şuydu Mazlum’a, ya kendini öldür ya da biz icabına bakarız. Ya da gözdağı vermek için gece hücreye girip, öldürdüler. Mazlum’un öldüğü gün beni o hücreye koydular. Hücreye girdiğimde her tarafı inceledim. Sadece bir yerde kan vardı başka hiçbir yerde kan yoktu. Lavoba taşı vardı kan emmiş gibi simsiyah. Bilmiyorum doğal hali mi oydu lavabo taşının. Bence değildi. Sonradan öğrendim Mazlum’un anne babasının ifadeleri var. Mazlum’un sadece kol ve bacaklarında yara olduğunu görmüş, boynunda herhangi bir yara falan yok.

H.G. :Mazlum Doğan’la devam edelim isterseniz. Bir de meşhur bir firar hikayesi var Mazlum’un. Oldukça tartışmalı bir mesele. Bu konuda bildiklerini aktarır mısınız?

Hasan Hayri Aslan; Ben o zaman orada değildim. Kitapta da arkadaşların anlattıklarını aktardım. Bizim arkadaşlar, Kamer Akbalık falan var, dönemin parti üyeleridir onlar, işkencede çözülmüyor ve üzerlerinde yakalananları kabul etmiyorlar. Bırakılma ihtimalleri var ama her an açığa çıkma ihtimallerine karşın kaçmaya karar veriyorlar ve çöp atma işleminde bunu yapmayı planlıyorlar. Tabi firardan önce açığa çıkma ve sonrasında gelişecek saldırı ihtimaline karşı PKK’li arkadaşlara da haber veriyorlar durumu. Tabi Mazlum’a söyleyince Mazlum diyor “yaw benim kimliğim açığa çıkmamış, sahte kimlikle yakalanmışım, sizi nasıl olsa bırakacaklar, bu fırsatı ben kullanayım”. Arkadaşlar da itiraz etmiyor kabul ediyorlar. Ayrıntılar kitapta yazıyor. Dediğin gibi hala tartışmalı bir durum var.

H.G. :Öyleyse isimler üzerinden devam edelim. Bizler Amed zindanlarını, Mazlum Doğan’ın ölümü, Dörtlerin feda eylemi vb. birçok mesele üzerinden okuduk, dinledik hep. Ama bir de Cafer Cangöz meselesi var Amed zindan direnişiyle özdeşleşen. Kitapta da bahsedilen, daha önce de çokça duyduğumuz bir konu bu. Hatta işkencecilerin sorguda konuşmayan, çözülmeyenlere hitaben “Caferleşmeyin lannn!” sözünü sıkça tekrarladığı ifade edilir. Cafer Cangöz’den bahseder misiniz kısaca?

Hasan Hayri Aslan; Konferanstan kısa süre önce Müslüm ve Caferi almışlar. Biz konferansı topladığımızda duymuştuk yakalandıklarını. Tabi o dönem partinin moral motivasyonu çok iyi. Bu zindan direnişlerinede yansıyor. Müthiş direniyorlar. Biz dışardayken duymuştuk daha. Cafer çok iyi direniyor, çokta üzerine gidiyorlar tabi. Sadece bizim arkadaşlara değil, bütün gruplardan arkadaşlara direndiklerinde “Caferleşmeyin lann” diyorlardı. Ben gittiğimde ilk işkence dönemlerinde bana da aynı sözü söylemişlerdi. 

'İyiki kadın değilmişiz diye düşündüm'

Hapishanedeki kadınların direnişine değinen Aslan, o dönem meseleye erkek kafasıyla  baktıkalarını ve "kadınlar birşey yapamaz" dediklerini aktarıyor. Aslan ayrıca sürecin başından sonuna kadar TKP (ML)'nin önemli bir rol oynadığını, bunları iyi işlenip, aktarılması gerektiğini yoksa gençlerin popülist ve güç odaklı akımlara kapılabileceğini, gençlerin bu geleneği öğrenmesi ve tarihine, köklerine, kültürlerine sarılması açısından bunların önemli olduğunu söyledi.

H.G. :Amed zindanlarına dahi şimdiye değin yazılan, çizilen, anlatılan bütün aktarımlar hep erkeklerin dilinden oldu. Ama Amed zindanlarının bir de direnen kadınları vardı. Ki şimdi çok daha iyi biliyoruz ki erkekler bölümünde direnişe rağmen birçok ihanet, işbirliği yaşanırken kadınlar bölümünde neredeyse hiç olmuyor böyle şeyler. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Hasan Hayri Aslan; Tamamen erkek hapishanesiydi orası. Gardiyanından askerine herkes erkekti. Bu koşullar içerisinde birde kadın olmak çok çok zor bir durumdu. Ben kitapta özeleştirisini de yaptım bunun. Biz hala erkek kafasıyla düşünüyoruz meseleyi. Kadınlara bir şey yapamazlar diye düşünüyorduk. Onlara kadın gardiyanlar vermişlerdir, çok bir şey yapmazlar diye düşünüyorduk. Birde bizim arkadaşların çoğu tahliye olmuştu sadece bir kadın arkadaş kalmıştı. Biz tabi kadınlar bölümüne dair aklımıza Sakine falan geliyordu, PKK’li kadınlar geliyordu hep. Ama sonrasında gördük ki bizim birçok arkadaş oradaki vahşeti yaşamıştı. Sonra yurtdışına çıkınca toplantılar falan yaptık, kadın arkadaşların anlatımları oldu, ben iyi ki kadın değilmişiz diye düşündüm o zaman. Kadınlar bölümünde çok iyi bir direniş vardı. Hatta isim vermeye pek gerek yok ama en iyi direnişçinin yine bizim davadan Zeynep isimli bir kadın yoldaş olduğu söylenirdi.

H.G. :Amed zindanları tarihe akıl almaz bir zulüm ve muazzam bir direniş ismi olarak geçti. Ki bu sürecin başından sonuna kadar TKP(ML)’nin önemli bir rolü var. Sizin de içerisinde yer aldığınız bir toplam bu sürecin en zor anlarında, önemli işler yaptı. Ama bu sürecin, bu tarihin bir üretime dönüştürülmesi, gelecek kuşaklara aktarılması noktasında önemli bir eksiklik var. Neden 35 yıl sonra yazıldı bu kitap?

Hasan Hayri Aslan; Aslında ben bu kitabın bu şekilde yazılmasından yana değildim. Başka şekilde anlatmak lazım. Bizim direnişimiz sadece cezaeviyle sınırlı değil. Birde mahkeme süreci, savunma süreci var. Orada da büyük bir kavga, büyük bir direniş var. İki yönlü bir mesele aslında. Mahkeme tutanaklarının yayınlanması lazım. O kısmı da çok önemlidir. Bu meselelere maalesef çok önem vermiyoruz. Bu kitabı yazarken iki bölüm şeklinde ele almak lazım işte. Birde o dönemi yaşayan arkadaşları konuşturmakta bayağı zorlandım. Konuşmuyorlar. Cafer bu çalışma başlamadan hayatını kaybetti, Garabet’i zar zor konuşturduk. Tanıkları konuşturmak, dahil etmek çok zor oldu. Cafer ve Müslüm’ün sorgulama sürecini ayrı bir bölüm olarak ele almak lazım aslında. Bunlar bizim değerlerimizdir. Bunları iyi işlemek, geleceğe aktarmak lazım.

H.G.: Son olarak, aradan geçen 35 yıl ve şimdi yine Amed-Sur, Silopi, Cizre…Yine büyük bir faşist abluka ve katliam gerçekliği ve yine muazzam bir direniş. Neler söyleyeceksiniz?

Hasan Hayri Aslan; Her ulusal direnişin bir demokratik bir de mantıksal muhtevası var. Sistemin ezdiği, baskı uyguladığı, katlettiği herkesin yanında olmalıyız. Bizim mantıken böyle davranmamız lazım. Yoksa bırakın komünistlik, insanlığımız dahi kalmaz. Mazlumların dostluğunu, güvenini böyle kazanmıştık, başka türlü olmaz. Ki şu anda Kürt hareketi Ortadoğu’da önemli bir devrimci cepheyi temsil ediyor.