İlk kez yayımlanan yabancı belgelerle Said Nursi

02.06.2015, cnntürk.com, Murat Aydın'ın Haberi

Din, siyaset, laiklik tartışmaların odağında Türkiye bir kez daha seçimler öncesi bu tartışmalara kilitlenmişken; yazar Emrah Cilasun tarihi bir figürü dün-bugün-yarın ekseninde İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya devlet arşivi belgeleriyle gözler önüne seriyor.

Patika Kitap tarafından yayımlanan “Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği” adlı kitap, Said Nursi’nin hayatını yabancı arşiv belgeleriyle anlatıyor.

Nursi’nin doğumundan itibaren başlayan yolculuk, İstanbul’daki ilişkilerini, Teşkilatı Mahsusa ile olan durumunu, İttihat Terakki ile olan yakınlaşmasını, Hamidiye Alayları’ndaki rolünü, Ermeni tehciri ve Dersim harekatındaki konumunu, Mustafa Kemal Atatürk-İsmet İnönü-Adnan Menderes üçlüsü arasındaki diyaloglarını ve son olarak Demokrat Parti döneminde aldığı tavizleri ve bozulan ilişkileri belgeleriyle anlatılıyor.

“Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği”, Said Nursi etrafında şekillenirken; Nursi’yi eleştirisiz sahiplenen Nurcu yazarların, eleştirip sahiplenen Nurcu’ların ve tümden karşı olan İslamcı yazarların durumunu da sorguluyor.

Kitapta Said Nursi ile bire bir yaşamış Nurcu yazarların alıntıları, ortaya çıkan belgelerle karşılaştırılıyor; ve ortaya okunması gereken bir kitap çıkarıyor....

Ezber bozacak bilgiler

Sadi Nursi 1914-1916’da Van ve Bitlis cephelerinde, kendisi her zaman aksini iddia etse de Ermeni tehcirine bizzat katıldığı belirtiliyor. Bitlis ve Van’da olduğu iki yıl boyunca Ermenilere yönelik harekatler sürerken, Nursi Bitlis ve Van’da en üst makamda ağırlanıyor.

1925’te Şeyh Said başta olmaz üzere Kürt ayaklanmalarında onlara tavsiyesi “Türk’e kılıç çekilmez” olurken, Kore’ye asker gönderme taraftarı olan ve destekleyen Nursi, “Eğer bana da izin verseler, beş bin genç Nur talebelerimle gönüllü olarak komünistlerle harp etmek için ben de giderdim” diyor.

“Türk’e kılıç çekilmez”

1925’teki Şeyh Said isyanına destek vermeyen Nursi hakkında devletin o dönemki yazışmaları da olumlu. Nursi isyancılara şu tavsiyede bulunmuştu: “Türk milleti asırlardan beri İslamiyet’e hizmet etmiş, ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz” Said Nursi, Bitlis isyanına neden katılmadığını “Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem” sözleriyle açıklıyor.

Arnavutların bağımsızlık ilan etmemesi için Sultan Reşad, Molla Said ve Hamidiye Alayları’nın paşalarından Kör Hüseyin Paşa’nın oğluyla birlikte Arnavutluk’a gidip, onlara Kürtlere verdiği mesajı vermeye çalışıyor; ancak gezinin faydası olmuyor ve Arnavutlar 1912 de bağımsızlıklarını ilan ediyor.

25 bin Osmanlı lirası

Sultan Reşat, Van’da bir medrese kurmak isteyen Nursi'ye 20 bin altın yerine 25 bin Osmanlı lirası veriyor ve medresenin temeli de 1913’te atılıyor. Said Nursi ve talebeleri Pasinler’deki Ermeni tehciri olduğu dönemde oradaydı, milis kumandanı Said’in bu harekata katılıp katılmadığı bilinmiyor ancak kitaba göre yeğeni Abdurrahman’ın “Harb-i Umumi’de mecburiyetle bütün talebelerle harbe iştirak etti” sözü katılma olasılığını güçlendiriyor.

Keçe Külahlılar, Ermeni tehcirinde

Van’daki Ermeni ayaklanması sırasında da Molla Said ve Said’in kumandasındaki Kürt Süvariler’in (Keçe Külahlılar) sayısı 300’ü buluyordu. Nisan ve Mayıs 1915’te Osmanlı jandarmasının başına getirilen Venezüellalı Rafael de Nogales, o kanlı hatıratlarında Kürt süvarilerini “Laz taburu, 300 Kürt süvarisiyle Sabağ Köyünü ele geçirmeye gitti. Hatırladığıma göre 4500 Ermeni orada sipere girmişti. Topçu ateşiyle desteklenen Laçlar, süngü hücumuna geçince, Kürtler de şiddetle saldırıya geçti. Kürtler, Ermenilerin arkasından gelerek hepsini bıçakladılar” sözleriyle anlatıyor. Nogales, Kürt süvarileriyle o dönem fotoğraf da çektirecekti.

Ermeni tehcirindeki rolü

Peki 1914 ila 1915’te Ermeni tehcirinde Nursi'nin rolü neydi? Raymond Kevorkian’ın Kudüs’teki Ermeni Patrikliği’nin arşivinde bulduğu bir belgede Bitlis bölgesinde yaşanan katliama ve faillerine ilişkin, “Esasen Ermeni ve Kürt nüfusunun hakim olduğu Bitlis bölgesindeki katliamda yerel liderlerin ve aşiret reislerinin doğrudan bir rolü oldu” diyerek listede Said’in (Said Nursi) ismini de gösteriyor.

Ruslara teslim oluyor

Anlatılanlara bakılacak olunursa Said Nursi ve adamlarının faaliyetleri, 3 Mart 1916’da Rus ordusunun Bitlis’i işgal etmesiyle son buluyor, kumanda ettiği milis gücünden 4 adamıyla birlikte Said Nursi Ruslara teslim oluyor. Her zaman arkasında olan İttihat ve Terakki lideri Talat Paşa, Nursi'y esir düştüğü yıllarda 60 lira gönderecekti. Said’in 1958’de kendisinin denetiminde yayınlanan Tarihçe-i Hayatı’nda “Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya tarafında esarette kalır” denmekte ancak bu bilginin yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Zira Sibirya, Rusya’nın Ural Dağları ile Pasifik Okyanusu arasındaki bölgenin adıdır.

Rusya’da camisi de olan Tatar köyünde

Rus belgelerine göre Said Nursi, Moskova’nın kuzey doğusunda bulunan iki esir kampı olan Kologriw ve Poshekhonje’de kalıyor.

Kologriw’in bağlı bulunduğu Kostroma eyaleti onun Rusya’da iki buçuk sene kalacağı bölge olacaktı. Ortaya çıkan Rus belgelerine göre Nursi, daha sonra Yaroslavl eyaletindeki Poshekhonje kampına gönderiliyor.

Belgelerde Said Nursi, Albay unvanıyla kaydedildiği için tel örgülerle çevrili, kapısında nöbetçilerin beklediği bir esir kampında değil, daha rahat bir ortamda kaldığı ortaya çıkıyor. Kamp dışındaki Osmanlı subaylarının tercihi, eyalet başşehrinin hemen yanı başındaki Tatar köyüdür ve burada bir de cami bulunmaktadır.

Rusya’da komünistler iktidara geliyor

1917’de Rusya’daki Ekim Devrimi’nin meydana gelmesiyle birlikte Said Nuri’nin de hayatı değişir. Nurcu yazarların iddia etiği gibi Nursi, “Esaretten firar ile kurtulup, Petersbur ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilhare Viyana tarikiyle 1918 senesinde İstanbul’a teşrif eder” tespiti de yazara göre muallaktır. Zira Nursi’nin keramet göstererek kaçtığı yönündeki anlatımlardaki “surlarla çevrili esir kampı”ndan bahsetmekte, ancak Nursi, camisi olan Tatar Köyü’nde kalıyordu. Anlatılan hikayeye göre Nursi’nin kaçış haritası da hatalı.

Nursi kaçtı mı, serbest mi bırakıldı?

Said Nursi’nin kaçış hikayesinde var olan ve Nurcu yazarların sahip çıktığı bir Alman belgesi ise oldukça sorunlu. Zira Almanya tarafından Nursi’ye verildiği söylenen Sofya’dan İstanbul’a Balkan Treni ile belgesi üzerinde tahrifatlar yapıldığı iddia edilmektedir. Belgede Molla Said’in vesikalık fotoğrafın yanında belgenin sahibi diye yazılan kısımda bir imza bulunmakta ve Latin harfleriyle atılan bu imzada “Abdurrahman” yazmaktadır.

Yazar, Abdurrahman’ın kim olduğunu, imza sahibinin Nursi değilse bir Osmanlı memuru mu olduğunu, Almanya’nın verdiği belgede Osmanlı memurunun imzasının ne aradığını sorgular.

Latin harfleriyle yazılı

Belgenin arka yüzündeki bilgiler de sorunludur. Arka kısımdaki bilgiler Türkiye’nin 1928’de kabul ettiği Latin harfleriyle yazılmıştır!

Savaş esirlerinin değiş tokuşu

Küçük birader Molla Abdülmecid ise kendi hatıra defterine “Almanya tarikiyle İstanbul’a gelir” diye not düşmüştür. Bu bilginin doğru olmakla birlikte eksik olduğu kabul edilirse, Sovyet Rusya ile ittifak devletleri (Almanya, Avusturya –Macaristan, Osmanlı ve Bulgaristan) arasında savaş esirlerinin değiş tokuş anlaşmasıyla (Brest Litovsk Anlaşması) resmin netleştiğini görebiliriz.

Türk savaş esirlerinin geri dönüşünden Almanya sorumlu

Anlaşmaya göre 1918’in yaz ve sonbahar aylarında Sovyet Rusya topraklarında bulunan 80 bin Alman, 450 bin Avusturya-Macar, 25 bin Türk savaş esiri ilaveten 214 bin Alman sivil mahkum ülkelerine geri dönerler ve bu geri dönüşte Türk savaş esirlerinin dönüşünden sorumlu olan da Almanya’dır.

Anlaşmaya göre Türk savaş esirleri Moskova-Smolensk-Minsk-Mogilev veya Witebsk-Varşova-Sofya üzerinden İstanbul’a getirilecekti. Ortaya çıkan Rus belgelerinde “esirler sakat ya da hasta da olsalar tek başlarına geri dönmelerine müsaade edilmemeli” derken, 1918 tarihli başka Rus belgelerinde de Türklerin Moskova üzerinden nakledildikleri belirtiliyor.

Nursi kaçmadı iddiası

Bu değiş tokuş sayesinde evine dönenlerden biri de Kostrama’da Said Nursi ile altı ay birlikte kalan Mustafa Bolbay’dır. O günleri Bolbay, “Esaretten kurtuluşum da yine bir temmuz ayında oldu. 7 temmuz 1918’de Salib-i Ahmer (Kızılhaç) treniyle Varşova’ya geldim” diye anlatır. Bolbay, Said’e verilen Alman belgesindeki tarihten 20 gün sonra Varşova’ya varır. Yazar, Albay rütbeli Said Nursi’nin de Rusya’dan kaçmaktan ziyade, Brest Litovsk Anlaşması gereğince, İstanbul’a legal yollardan gelmiş olmasının gerçeğe daha yakın olduğunu belirtir.

Fransız raporunda “serbest kaldı” deniyor

Bu arada 8 Ocak 1960 tarihli Türkiye Fransız Büyükelçisi Henrry Spitzmuller tarafından Fransa Dışişleri Bakanlığı’da gönderilen raporda Nursi’ye ve Nurculuğa dair geniş tespitler yer almakta. Raporda Said Nursi ve talebeleri ile ilgili bilgi verilirken Rusya’da bulunduğu döneme atıfta bulunularak “Van’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra, direnişe katılmış, tutsak düşmüş ve Sibirya’ya sürgüne yollanmıştı. İki yıl sonra serbest kalmış ve İstanbul’a gelmişti” değerlendirmesi yer alıyor.

İslam Akademisine atanıyor

Said Nursi, İstanbul’a döndükten sonra Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın oluruyla Padişah’ın da onayıyla İslam akademisyenin başına atandı. Akademinin üyeleri arasında Mehmet Akif Ersoy da vardı. Fakat artık ittihatçıların gözden düştüğü bir ortamda Nursi bu görevini 1 yıl götürecek, 1919’da bu kurumdan istifa edecekti.

Mustafa Kemal Atatürk’ten Nursi’ye teklif

Mustafa Kemal ile Said Nursi ise İngiltere’ye olan bağlılık ve anti komünist cephede birleşecekti. Hatta yeni iktidar, Molla Said’e umumi vaizlik için teklif götürecekti. Yeni iktidarın lideri Mustafa Kemal, dini bir dil üzerinden Kürt ulemasıyla her zaman iyi ilişkiler içerisinde olmaya özen göstermiş ve yeni iktidarın dine ihtiyacı olduğunu varsayılarak Nursi’ye böyle bir teklif götürülmüştü. Said Nursi ile yeni iktidar arasında birbirlerine jestler yapılırken, üstü kapalı mesajlar da veriliyordu. Hatta Nursi, 1923’te kaleme aldığı “Mebuslar Beyannamesi”nde saltanatın kaldırıldığını hatırlatarak, Mustafa Kemal’e hilafeti devralması tavsiyesinde bulunacaktı.

Atatürk’ü kızdıran teklif

Oysa aralarındaki çelişki derindir; Nursi 22 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’e iletilmek üzere Kazım Karabekir’e verdiği mektubun bir yerinde yeni iktidar sahiplerine şu teklifi yapıyordu: “Dini zayıflayıp etkisini kaybetmesine sebep olan alçak Avrupa medeniyetleri yırtılmaya yüz tutuğu bir zamanda ve Kuran medeniyetinin ortaya çıkmasının vakti geldiği bir anda lakayt ve ihmalkar bir şekilde ‘olumlu iş yapılmaz’; olumsuz ve yıkıcı işe ise bu kadar yıkıma maruz kalan İslam zaten muhtaç değildir. Napolyon’a değil belki Selahaddin-i Eyyubi gibi İslam kahramanlarına tabi olmanı gerekir”

Nursi ile Atatürk arasında namaz tartışması

Yazara göre birbirlerine karşılıklı iltifatların yapıldığı bir ortamdan ikisi arasındaki ipleri kopma noktasına getiren Nursi’nin bu isteğidir. Bir Napolyon hayranı olan Mustafa Kemal’in gözünde artık Nursi’nin yeri olamayacaktı. Hatta Karahisar-ı Şarki Mebusu Ali Sururi’nin hatıralarına bakılacak olunursa 25 Kasım 1922’de Meclis’in Divan-ı Riyaset odasında, Mustafa Kemal Atatürk ve Said Nursi “namaz” meselesi yüzünden ilkin açıktan restleşip, daha sonra karşılıklı ortalığı yumuşatmaya çalışacaklardı. Nursi’nin odayı terk ettiği bir anda Mustafa Kemal, “böyle ulemadan ümmet-i İslamiye’ye hayır gelmez” demişti. Yıllar sonra Nursi ise Mustafa Kemal için “bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez” demişti. Bu dönemde Nursi artık Ankara’yı terk edecekti.

“Şapka Devrimi” için Kastamonu seçildi, sebebi ise...

Atatürk, “Şapka Devrimi” için Kastamonu’yu seçer ve bunun nedenini ise o dönem CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’a “Çocuğum Kastamonu’ya gideceğim. Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilemezsin. Dur anlatayım... Bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmiştir. İtaatlidirler, munistirler. Adları gericiye çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim” sözleriyle açıklar.

Bir Türk on düşmana bedeldir, Bir Türk dünyaya bedeldir oldu

Atatürk ayrıca “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü de burada sarf eder. 24 Ağustos 1925’te Kastamonu ziyaretinde şehirdeki kışlayı da teftiş eden Reis-i Cumhur, “koğuştan çıkarken kapının üzerindeki ‘Bir Türk on düşmana bedeldir’ ibareli levhayı görünce derhal bir subay çağırır. “Böyle mi?”, “Evet paşam” Ondan sonra elini kaldırarak ‘hayır’ der. Bence öyle değildir. Bir Türk dünyaya bedeldir.”

Dersim Katliamı sırasında Nursi

Peki Ermeni tehciri sırasında Bitlis ve Van’da bulunan dolaylı ya da dolaysız olarak olayların içinde yer aldığı iddia edilen Said Nursi, “Dersim Katliamı” sırasında nasıl bir tavır takınmıştı? Dersim harekatı sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1938’de TBMM’nin 5. Devre 4. Toplanma Yılı Açılış konuşmasında, “Tunçeli’ndeki toplu eşkıyalık hadiseleri, belirli bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur” sözleri ayakta alkışlanacaktı.

Nursi’nin Dersim sözleri

Dersim harekatına katılanlardan birisi de Nursi’nin en önemli kadroları arasında yer alan Binbaşı Hulusi Yahyagil’dir. Yahyagil’e bölgenin tamamen imha emri gelmiş ve binbaşı açısından “bölgenin tamamı Rafizi” idi. Tam Dersim’e gideceği vakit, üstadı Nursi’den bir mektup almış ve Dersim’de çatışmaya girmediğini açıklamıştı.

Nursi 1948-49 yıllarında Afyon savcısına verdiği müdafaada Dersim örneğinden yola çıkarak neden “amir ve memurları yılan, zındık, gizli komünist, vatan düşmanı, mülhit ve münafık” diye adlandırdığını “talebelerine” dayanarak şöyle açıklayacaktı: “1938 senesinde Dersim faciası ki, Doğu Mecmuası’nın 17. Sayısında Doğu Faciası serlevhasıyla bu vakıanın tam tamına aynısını yazdı ki, hiç dünyada emsali vukuu bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu kat’i ispat ediyor. Elbette öyle fevkalade cani, canavar memurlara bin defa zındık, gizli komünist, dinsiz demekle suçlu olmak, bilakis tasdik ile takdir ile mukabele lazım. İşte Said umuma değil, böylelerine zındık, münafık demiş...”

İsmet İnönü dönemi

Milli Şef’in 1941’den 1944’e kadar İkinci Dünya Savaşı’nda izlediği politikayla Nursi’nin aynı yıllarda aldığı pozisyon arasında ise muazzam benzerlikler söz konusu. Her iki pozisyon da Nazi Almanyası’nın yanına düşecektir.

Ruslara karşı 180 bin kişilik Türk kuvveti

Almanya’nın SSCB’ye saldırması ve doğuda İran’da SSCB ve İngiltere tarafından işgal edileceğine dair sinyallerin gelmesi ile birlikte 18 Haziran 1941’de Türkiye ile Almanya arasında saldırmazlık anlaşması imzalandı. Yine aynı yıl yapılan anlaşma ile Türkiye, Almanya’ya savaş malzemesi de satacaktı. Velhasıl 1941 yılları Ankara ile Berlin arasında ikinci bahar yaşanıyordu. Ankara’daki devlet ricalinin “Panturan” hayallerini kuzeyde ilerleyen Almanya okşamıştı. Türkiye o kadar sevinmişti ki, 1942’nin başında Türk subaylarının özellikle Nuri Paşa’nın girişimleri sonucu Kafkasya’da, Almanlar tarafından yakalanan Kızıl Ordu mensupları içerisinden SS’lere bağlı “180 bin kişilik” bir Türk kuvveti oluşturulacaktı. Türk kökenli olarak adlandırılan Özbek, Kazak, Kırgız, Karakalpak ve Taciklerden oluşturulan “Türk-Tatar Lejyonu”nun yanında, Azeri, Dağıstanlı, Inguş, Lezgi ve Çeçenlerden oluşan bir “Müslüman Kafkas Lejyonu”nun eğitimine de başlanmıştı bile...

Nursi’nin Almanya’nın başarısı için duası

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Kastamonu’da bulunan Said Nursi, “İslam milletine büyük darbeler vuran İngiliz ve Rusların, Alman ordusu karşısında mağlubiyetlerini büyük sevinçle” karşılamaktaydı. Hatta bir ara Alman ordusunun muvaffakiyeti için dua etmeye başlamıştı.

Ruslar ilerleyince dua defterinden Almanları siliyor

Fakat 1943’lü yıllardan sonra SSCB’nin Alman ilerleyişini durdurması ve Almanların yenilgiye uğramaya başlaması üzerine Türkiye ve Nursi de tavrını değiştirmeye başlayacaktı. Eski iyiler kötü çocuk olacaktı. Bu konuyla ilgili olarak Said Nursi’nin talebelerinden olan Abdulkadır Badıllı, Tahiri Mutlu’dan duydukların şöyle anlatacaktı: Bir müddet sonra Almanların çok acib zulümlere başladığını ve masum çoluk çocuk demeden bombalarla imha ettiğini işitince, dua defterinden onların ismini sildi ve sırt çevirdi. Hatta Tahiri ağabey, Alman mağlubiyetinin Üstad’ın duasını kesmesinden sonra başladığını söylüyordu.”

Almanya’ya savaş açan Türkiye’nin yeni dostu ise İngiltere ve ABD idi artık.

Demokrat Parti’ye tebrik

Demokrat Parti 7 Ocak 1946’da kuruldu ve bu tarihten itibaren de Nurcuların yeniden çalışmaya başladığı dönem oldu. 1950’deki seçimleri DP, yüzde 53.35’le kazanınca “Nur talebeleri namına” Nursi, Celal Bayar’a “zatınızı tebrik ederiz. Cenab- Hak sizi İslamiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin” diye tebrik edecekti. Bayar da Nursi’ye, Samimi tebriklerinizden fevkalade mütehassis olarak teşekkür ederim” şeklinde bir telgrafla cevap verecekti.

Kore savaşına katılma çağrısı

Nursi, Kore Savaşında da Adnan Menderes ve İsmet İnönü ile aynı safta buluşacaktı. Nursi, İnkar-ı uluhiyete (Allah’ın inkara) karşı yapılan bu harbe katılmak lazımdır” diyordu. Demokrat Parti’ye çok açık bir şekilde “Küfür ile iman ortası yoktur. Bu memlekette İslamiyet’e karşı komünist mücadelesi ortası olmaz” uyarısı yapan Nursi, bununla da yetinmeyerek Türkiye’nin ancak sekiz sene sonra Vatikan ile devlet düzeyinde kuracağı ilişki göz önüne alınırsa, Vatikan ile temasa geçerek, Papa’ya ittifak için mektup yazacaktı.

Nursi’ye Chevrolet marka araba hediyesi

Öte yandan Adnan Menderes döneminde iktidar ile fazlasıyla yakınlaşan ve destek gören Said Nursi’ye Menderes 1957 yılında Chevrolet hediye edecekti; ve bu hediye Fransa Büyükelçiliği’nden gönderilen bir belgede yer alacaktı.

 

-Haberin Linki-