Devletin İdamla İmtihanı / Fatih Polat

Fatih POLAT, 26 Nisan 2017, Evrensel

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 16 Nisan referandumu akşamı yaptığı açıklamada kendisini destekleyenlere teşekkür ederken, bulunduğu ilk vaat ‘idam’ olmuştu.

Arkaik bir ‘ceza’ yöntemi olan, dahası bir ceza olarak kabul edilip edilemeyeceği üzerine de ciddi tartışma yürütülen ölüm cezası ile ilgili Helmut Ortner tarafından kaleme alınan ‘Eğer Devlet Öldürürse/ İktidar, Ölüm Cezası ve İnsan Hakları Üzerine’ adlı kitap, kısa bir süre önce Prof. Dr. Yücel Sayman’ın son sözü ile Türkçeye çevrildi. Patika Kitap’tan basılan kitabı Türkçeye Emrah Cilasun çevirdi.

Yazar, yine bir pazar günü, (31 Temmuz 2016) gazete bayisine uğrayarak, satıcıyla siyaset, futbol ve bir hafta boyunca şehrinde olup bitenlerle ilgili lafladıktan sonra, ülkenin farklı görüşlerden önde gelen gazetelerini alır. 

Frankfurter Algemeine Zeitung’u açtığında, Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile yapılmış tam sayfa röportaj ile karşılaşır. Söz Ortner’in: “Bakan, insanların Türkiye’de Cumhurbaşkanını sevdiklerini ve ölüm cezasını talep ettiklerini söylüyor. Zaten güvenilir bir yurtsever olan bakan halkın taleplerine dayanarak Alman gazeteciye sormaktadır: ‘Orada ne kadar insanın bir araya geldiğinden, ‘Ölüm cezasının geri getirilmesini istiyoruz’ diye bağırdıklarından haberiniz yok mu?” Yazar şöyle devam eder: “Ölüm cezası Türkiye’de de adil barışı değil, sadece çekişmeyi garantileyecektir.” 

Kitapta, çarmıha germe, darağacı, suda boğma, ateşle yapılan infaz ve giyotinden iğne ile infaza kadar uzanan yöntemlerden, idam edilen kişilerin son sözlerine ve infaz endüstrisine kadar ölüm cezası etrafındaki geniş bir tarihsel aktarımı buluyorsunuz.

Devletin ve toplumların ölümle imtihanında, ölüm cezalarının “insanileştirilmesine” dair düşüncelerin dillendirildiği aşama açısından yazar, 1789’da Doktor Joseph-Ignace Guillotin’in Fransız Ulusal Meclisine “infaz sorununa dair reform önerisi”ni sunuşunu aktarır. Bundan sonra suçlunun yukarıdan düşen keskin, büyük bir bıçakla; giyotinle boynunun vurulmasına geçilir. 

Paris, 25 Nisan 1792, 15.30 suları. Sokak gasbından yargılanmış olan Nicolas Jacuqes Pelletier, muazzam bir kalabalığın gözleri önünde infaza götürülür. Paris’in celladı Charles-Henri Sanson ilk defa, kanun adına, giyotinin bıçağını harekete geçirme müsaadesine sahiptir. Pelletier’in kafası, saniyeler içinde bedenden ayrılır. Gala başarıyla gerçekleşmiştir. Yazar, ‘Bütün İktidar Makinelere-Giyotin’ başlığını taşıyan bölümde, bu ‘modern’ manzarayı Fransız Devrimi’nin idealleri bakımından ironik bir dille eleştirir: “Makinenin açılışına dair raporlarda kati surette hükümlünün ve celladın kişiliği hakkında tek bir kelime edilmemektedir. Zamanın ruhuna uygun olarak vurgu, makinenin açılışına katılanlara odaklanmaktadır. İnfaz yargıcı hâlâ bir icra organı, ‘yürütmenin gücü’dür. Yaşasın ilerleme, yaşasın devrim! Başından beri tüm katılımcıları etkileyen şey, makinenin verimliliğidir. O, kusursuzdur.”

‘İdam Endüstrisi’ başlığını taşıyan bölümünde ise, ABD demokrasisinde idamları erteleyen can alıcı gerçekliğin maliyet olduğunu öğreniyoruz.

Prof. Dr. Yücel Sayman ise, ‘son söz’üne, İstanbul Baro Başkanı iken, cezaevlerindeki ölüm oruçları sürecinde açlık grevlerinin ölümle sonuçlanmaması için çaba gösterirken uykusuz geçen gecelerini anlatarak başlıyor.

Sonra, insanın varoluşundan idama kadar gelen süreci sorguluyor. Ve şu can alıcı soruyu soruyor: “Ölümün, ona yüklenen toplumsal değerlerin meşrulaştırdığı şiddete dayalı güç kullanımıyla gerçekleşmesi, birlikte yaşama biçimi olan bir toplum tasarımının ‘ceza adaleti’ anlayışına zemin oluşturursa ne olur?” Şu yanıtı veriyor: “Bireyin bir başkasını öldürmesinde varsayılan meşruiyet toplumsallaştırılır; ‘öldürme’ durumunun meşruiyeti (Meşruiyet bir süreç -örneğin yargı süreci- sonucu belirleniyor olsa da) toplumsal örgütlenmede toplum adına ya da toplumun siyasal örgütlenmesini oluşturan devlet adına yetkili kılınmış olanın (örneğin cellat) uygulamasına (öldürmesine) zemin oluşturur. Öldüren artık toplumsal değer meşruiyetini kendi adına, kendisi için kullanan kişi değil, toplumsal değer meşruiyetini toplum ya da devlet adına kullanan resmi görevlidir. Öldüren toplum ya da devlettir.”

Sayman, bu noktada kendi görüşünü de şöyle açıklıyor:

“Devletin yurttaşlarından biri olarak BEN, ölüme ulaşan sürecin hiçbir aşamasında yer almak istemiyorum; ‘Öldüren kim?’ sorusunun yanıtında sayılabilecekler arasında anılmayı reddediyorum.”  

Kitabın girişinde yer alan çarpıcı alıntı, bu yazının da son cümlesi olsun: 

“Ben ölüm cezalarının anlamsız olduğu sonucuna vardım. Bu cezalar, kolayca oluşan intikamı ve intikamın sorumluluğunu başkalarına aktaran, sadece ilkel bir arzunun kalıntılarıdırlar.” Albert Pierrepoint, İngiliz Cellat, 1974.